babylon,

Sıradan bir Kasım günü.. Biraz Detox biraz konser..

03:56 yesimdusova 0 Comments


Radyo dinlemeyi sever misiniz? Bize çok sevdiğim lise yıllarından beri görüştüğüm bir arkadaşım harika bir ev hediyesi geldi. Bugüne kadar mutfakta laptop ile çalmaya çalışırdım ama işe dalınca şarkılar biter, bağlantı kesilir ve bir süre sonra ben koştura koştura iş yapmaya devam ederdim. Elimde bir türlü tekrar başlatmaya varmazdı. Mutfakta radyoyu koyabileceğimiz bir köşe yaptık, yanındaki duvarıda sticker ile kaplayarak, kara tahta olarak kullanıyoruz. Şimdi müzik ruhun gıdasıdır diyip, onsuz güne başlayamıyoruz. Evin içinde dolaşan melodiler eşliğinde işlerimizi yapıyoruz. Köşe yapılana kadar radyo bir mutfakta, bir salonda bir yatak odasındaydı. Müziğe nasıl ihtiyacımız varsa.. Radyonun keyfide ayrı bir güzel, hele kendinize göre bir radyo bulduysanız. Bizim radyonun ayarları sürekli Slowtime da! 91.2 ayarlarınızla oynamayın. Çalan müzikten eve gelen birilerin radyo ile oynadıgını hemen anlıyoruz.
Kasım ayı hem güneşi ile bizi yazdan tam koparmıyor hemde soğuk esintileriyle kışlıkları çıkartma mesajı gönderiyor. Keyifli bir sonbahar geçiyor. Ağaçların yapraklarını dökmesini keyifle izliyorum. Bu günü de kendime ayırdım. Cumartesi sabahları slowtime da Celine ile French Press saatleri var. Fransız şarkıları çalınıyor, çok keyifli. Mutfaktan çıkmak istemiyorum! Zaten bitmeyen bulaşık ve mutfak işleri ile de pek mümkün olmuyor:)

Bu Kasım ayında ne farkettim. Seyahat etmek için en güzel ay! Biz bütün tatillerimizi sıcak günlerde harcıyorduk. Anladım ki, kısa kısa tatiller ile senenin keyfini çıkarmalıyız. Gelecek yıl için şimdiden Kasım ayını doldurdum:)
Bu hafta çok keyifli bir konsere gittik. Karsu Dönmez. Babylonun yeni mekanı (Bomontiada) bana çok keyifli geliyor. Bomontiada, kırmızı tuğlaları, büyük camları ile bana büyüleyici geliyor. Fabrikalar dönüşüyor. Şişli civarındaki taksiler bu yeni yere alışamamış. Bira fabrikasını biliyorlar ama yeni isminden çok hoşlanmıyor gibiler. Burası mı şimdi ada diye tepki alıyoruz:) Konsere dönersek, Karsu'nun büyüleyici sesi, sahnesi ve müzisyen arkadaşları ile çok güzel bir gece geçirdik. Yerinde duramayan, heyecanlı, müziğe aşık bir kadın! İlk defa bir konserde Kaarrrsuuu diye bağırasım geldi:) Samimi, yetenekli, içten.. kendisi için kelime bulamıyorum. Hollanda'da doğup büyümüş bir Türk. Hem ingilizce, hem de türkçe parçalar çalıyor. Ama türkçe şarkılar jazz melodileri ile yeniden yorumlanmış. Özellikle 'domates biber patlıcan' benim favorilerimden. Kendi yazdığı ve bestelediği parçalarda var. Türkiye'ye yine geldiğinde kaçırmayın derim.


Kasım bize bir yandan bütün yazın yorgunlugunu kilolarını atmak ve kışa hazırlanmak için fırsat veriyor. Bir süredir aldığım 4-5 kiloyu vermek için harekete geçtim ve geçen pazarı detox günü ilan ederek, bütün gün sebze suyu ve çorba ile beslendim. Bütün hafta şekersiz beslenerek, ilk adımı attım. Umarım kasım sonuna kadar eski formumu kazanırım! Sebze suyunu severek içiyorum. Hem tok tutuyor hem de enerji veriyor. Şimdide ara öğün yada sabah öğünü olarak ara ara tüketmeye özen göstericem. Gerisi zaten kişisel beslenme düzeninize kalıyor.


Sevgiler..

0 yorum:

aixenprovence,

Provence Gezi Notları - Lavanta Tarlaları ve Üzüm Bağları - Güney Fransa

10:48 yesimdusova 1 Comments

Güney Fransa'ya gitme fikri, bir turda karşılaştığım Lavanta bağları ve şarap tadım turu ile aklıma düşmüştü. Turda bayram tatili için yer kalmamıştı. Daha 3 ay vardı ve biz oraya mutalaka gitmeliydik. 26 Temmuz 2014 yılında İstanbul-Marsilya uçağı ile kendimizi bu sıcak ve samimi bölgeye atmıştık. Hava sıcak ve güneşliydi. Gezi Aix en Provence ten başlıyor, burdan Nice ve 3 gece Saint Remy Provence te kalarak gezimizi bitirecektik. Avrupa'da ilk defa araç kiralayıp, küçük kasabaları gezicektik, biraz kaybolma korkusu ve yerlere bulamama telaşımız vardı. Gezeceğimiz köyleri belirleyerek, kendimizi maceraya attık. Yollar ve manzara büyüleyi, arabanızla köylere ulaşım kolaylaşıyor, aksini zaten düşünemiyorum. Köyler birbirine oldukça uzak. Sakin ve rahat bir yaşam var. Bütün köy merkezleri bir halkalı yapıdaki yollarla çevrilmiş oluyor, farklı çıkışlardan çıkarak, yön değiştirebiliyorsunuz. Navigasyon bu noktada şart. Yazın sıcağında bile bazı köyler feci derecede esiyordu, yanınıza mutlaka kalın birşeyler alın. Göz alabildiğine üzüm bağları, meyve bahçeleri görüyorsunuz. Tarım öyle gelişmiş ki, doğa burada harika. Herşey bizim için bir film karesi gibiydi. Gezi, anılarınız arasında baştan sona unutulmaz fotografik kareler oluşturuyor. Büyüleniyorsunuz.
Aix en Provence - Burası Güney Fransa'nın merkezi gibi. Cours Mirabeau Caddesi, iki yanında sıralanan kocaman çınar ağaçları. Şehir merkezi, mimarisi, cafeleri, retorantları ve kalabalığı ile yaşayan bir yer. Bu cadde üzerinde de ufak tezgahlar kuruluyor ve yiyecek, ev yapımı sabun ve el işleri bulabilirsiniz. Caddenin arka taraflarına yürüyünce sokakların arasında kaybolmak istiyorsunuz. 17. ve 18. yüzyıldan kalma binalar arasında tarihe yolculuk yapıyorsunuz. Güneşin bu hatıralar ile dolu duvalarda gezişini izlerken büyük keyif alıyorsunuz. Caddenin arka tarafında kilisenin arkasında meydanda pazar kuruluyor. Pazar günü kurulan bu pazarda peynir, ekmek, meyve her türlü yiyeceği bulmanız mümkün. Keçi peyniri ve renk renk peynirlerinden gözünüzü alamayacaksınız. Paul'ın fırını ile ilk bu gezimizde tanıştık. Sıcacık bagetlerinden alıp, peynir ile bir banka oturup hemen tadına baktık. Tabi, fransız kahvaltılarının vazgeçilmezi expresso ve kruvasan! Taze, bol tereyağlı kuruvasanlar. Cours Mirabeau Caddesinin girişinde La rotende çeşmesi bulunuyor. Büyüleyici bir fiskıye.

Burası Cezanne'ın yaşadığı şehir. Provence (okunuşu:provans) bölgesinde birçok sanatçı yaşamış. Bu bölge eşsiz doğası ile sanatçılara ilham vermiş. Cezanne dan izler taşıyan bu şehirde, Cezanne 'ın izlediği yollar işaretlenmiş. Her gün atölyesinden şehir merkezine izlediği yollar C harfi metaller ile işaretlenmiş. Sizde Cezanne'ın izinden giderek, şehri dolaşabilir ve Atelier Cezanne'ı gezebilirsiniz. Yemyeşil bir bahçe içerisinde yer alan bu evde, Cezanne ın eşyaları aynen korunuyor. Bazı resimlerde yer alan objeleri görebiliyorsunuz ve çok etkileyici. Atölyesinde, ışığın tamamını içeriye alan kocaman bir cam var. Camın yan tarafında ise, tuvaldeki tonların doğa ile uyumuna bakmak için kullandığı bir boşluk var. Duvar boyutundaki tuvalleri buradan dışarıya uzatarak inceliyormuş. Picasso da buraya gelerek Avignon şehrine yerleşiyor ve kübizmin temellerini burada attığı söyleniyor.  Bu şehirden ayrılmak istemiyorsunuz. Burayı terk ederken, her anınız aklınızın ve kalbinizin bir köşesinde kalıyor. Gözlerinizi kapatınca, hala orayı ziyaret edebiliyorsunuz.
 
Gordes - Dağın tepesinde, daha köye girmeden büyülendiğiniz bir köy. Köye giriş, dar bir yoldan sağlanıyor ve özellikle pazarın kurulduğu, Salı günü burayı gezmek çok zor! Arabanızı park etmekte zorlanıyorsunuz. Yazın sıcağında burada donduk, şansımıza acayip rüzgar vardı. Pazar, etraftaki köylerden de büyük ilgi görüyor, oldukça kalabalık. Özellikle kocaman zeytinler ve zeytinyağları dikkat çekiyor. Zeytinlerin çoğu baharatlı ve içleri kocaman sarımsaklar ile doldurulmuş. Bu köy 'A good year' filminin çekildiği Franny'nin çalıştığı kafenin bulunduğu yer. Hemen kilisenin yanında yer alan bu kafe, pazar kurulunca oldukça zor farkediliyor. Biz gittiğimizde kapalıydı ama bahçesinde biraz vakit geçirebilirsiniz. Dağlık bir alan olduğu için merkezde biraz yokuşlu ve merdivenli. Bir cafede oturup, dağın tepesinden vadiyi izliyoruz. 
Notre Dame de Senanque Abbay, Manastır Gordes köyünden inerken, dağın eteğinde. Aşağıya inerken tepeden görmeye başlıyorsunuz ve burnunuza inanılmaz güzel lavanta kokusu geliyor. Biz gittiğimizde bahçedeki çoğu lavantayı toplamışlardı. Sanırım Haziran sonu-Temmuz başı en güzel dönem. Lavantalar kurumaya başlamış ve renkleri değişmiştir. Kocaman bir manastır ve lavanta dolu bahçesi ile inanılmaz güzel bir yer. Bir masalın içinde geziyormuş gibisiniz.
Roussilion - Bir başka büyüleyici kasaba. Taştan kırmızı yapılar ve kırmızı toprakla çevrili bir inanılmaz bir yer. Yine bir dağın tepesinde kalan kasabanın rengi hemen yakınındaki madenlerden çıkarılan lik rengindeki topraktan kaynaklanıyor. Bu kasabada, mor renkli lavanta kokulu harika bir dondurma yedik. En tepeye çıkıp, Luberon bölgesini seyrettik. Küçük ama görülmesi büyük keyif veren bir yer.

Birgün içerisinde, Gordes, Senanque Manastırı ve Roussilion kasabasını ziyaret ettik.

Saint Remy Provence - 3 gece buraya yakın bör otelde konakladık. Hotel l'Amandie're, bugüne kadar kaldığım en keyif verici oteldi. Sakin, doğa ile iç içe, çok güzel ve özel bir tasarıma sahpti. Aslında samimi bir yerdi. Yıllarca orada kalıyormuşsunuz gibiydi. Balkonumuz, ahşap panjurlarımız ile konaklamamız boyunca büyük keyif aldık. Bu kasabanın elit ve aristokratik bir havası var. Küçücük bir alanda sayılamayacak kadar sanat atölyesi ve birbirinden güzel restorantları var. Bu bölgede yemek yemek çok keyifli. Yemek sonrası tatlı yemek ise şart:) Fransızlar yemek işinibüyük bir ciddiyetle yapıyor ve herşeyin bir sırası var. Soğuklar, sıcaklar, ana yemek, peynir ve tatlı. Bu kadabada görülebilecek spesifik birşey olmasa da, dar sokakları ve mimarisi ile oldukça keyifli bir yer. Burdan şarap mahzenleri ile ünlü Chateauneuf-du-pape kasabasına, şarap tadımına gidiyoruz.

Chateauneuf-du-pape - Papanın yeni şatosu anlamına gelen bu kasaba, Rhone vadisinin en ünlü şarap satıcılarının bir araya toplandığı bir kasaba. Aslında yol üzerinde her yerde, üzüm bağları ve şatoları görübiliyorsunuz. Bazıları direk satış yapıyor ama sezonluk açılıyorlar. Bu bölgede ise birçok farklı şarap üreticisinin şaraplarını tatma imkanınız var. Yıllandırılmış eski şaraplar, kırmızı-beyaz harmanlar bir çok farklı tadı bulabilirsiniz. Her satıcı tadım yaptırıyor ve istediğiniz şarabı alablirsiniz. Bu konuda biz sadece kendi damak tadımıza göre tadım yaptık. Bir uzman görüşü almakta fayda var. 2 senedir burdan aldığımız özel şarabı hala içemedik, özel bir gün için saklıyoruz:) 

Buradan çıkarken, yol üzerinde bir çikolara satış mağazası vardı. Burada da çikolata tadabilirsiniz. İlk acı biberli çikolatamı burada yemiştim:)

Avignon - Bölgenin en büyük yerleşimi. Gezebileceğiniz kocaman bir kalesi var. Manzarası, yerleşimi güzel bir yer. Roma dönemine ait eserlerin yer aldığı bu şehir, papalar şehri olarak geçiyor. Kaleden görebileceğiniz birde Avignon köprüsü var. Sokaklarında gezerken Michelin yıldızlı restorantlara rastlıyoruz. Acıktığınız her an bir restorantta yemek yeme şansınız yok. Restorantlar öğle yemeği için 1-3 arasında açık oluyor ve sonra akşam yemeğine kadar kapatıyorlar. Genelde küçük ve bahçeli restorantlar var. Gözümüze kestirdiğimiz bir yerde et yiyoruz tabi üzerine de güzel bir tatlı. Bu bölgede etleri oldukça güzel pişiriyorlar. 

Lourmarin - Geçerken uğradığımız ufak ve sevimli bir köydü. Yolunuz düşerse uğrayın.

L'Isle-sur-la Sorque - Her yerinde su değirmenlerinin yer aldığı dağlık bölge içerisinde düz bir araziye yerleşmiş, Hollanda köyü gibi. Etrafı sularla çevrili bu köyde, tourist information dan alacağınız bir harita ile bütün köyü gezebilirsiniz. Sorgue nehri üzerinde yer alan bu köyde kanallar üzerinde 62 tane su değirmeni bulunuyormuş. Nehir kenarındaki fabrikaların kapanması ile bir çoğu kapatılmış. Bu değirmenler ile 13. yy da ipek ve yün çarşaf, örtü, kıyafet yapımında kullanılıyormuş.
Sault (sol)- uzun bir yol gitmiş olsakta, son günümüzde, hala istediğimiz kadar lavanta tarlası görememiş olmamızın verdiği hayal kırıklığı ile öğleden sonra uzun bir yola düştük. Yol boyunca hiç lavanta göremiyorsunuz. Doğru gittiğinize dair bir izde bulamıyorsunuz. Şansımızı denedik ve sonunda bir sürü lavanta tarlasının içine düştük:) Güneş neredeyse batmak üzeredeydi. Manastırdakilerin aksine burdaki tarlalar arasında hala mor olanları vardı. Güneşin azalan ışıkları ile beraber renklerde maviye çalmaya başladı. Yol boyunca bir sürü tarlada durup fotoğraf çekildik, keyfini çıkardık. Dönüş ise uzun süren bir yolculuktu. Hava karardıkça, hiç bilmediğimiz bu yollarda, iphone dan çizdirmiş olduğumuz yolu navigasyonla takip ederek otelemize gece yarısı vardık. Tatilimizin hedefine ulaşmıştık. Bir sürü köy, lavanta tarlası ve şarap tadımımızı gerçekleştirmiştik. Bizim rüyalarımız gerçek olmuştu. Umarım sizinkilerde gerçekleşir.

Bu ufak kasabada yıllardır lavanata üretimi yapılıyor ve lavantalar kontrollü üretim sertifikaları ile satılmaktadır. Alıcılar, bu sertifikaya büyük önem veriyormuş ve herkes bu kapsamda uzun yıllardır üretim yapıyormuş. Bu bölgede Koz helvası oldukça ünlü, siyah beyaz olarak 2 çeşit üretiliyor. Ayrıca bölgede lavanta balı, yağı, sabunu alabilirsiniz. Roussilion-Gordes hattı arasında bir lavanta müzesi var. Musee de la Lavande mutlaka gezin. Bahçesinde lavantalar var ve burada ilk damıtma yöntemini gösteriyorlar. Bahçede bir damıtma makinesi var. Size bütün detayları anlatıyorlar. Lavanta oldukça şifalı bir bitki, müzedeki ürünler ve şifa özellikleri etkileyi. Lavanta ve lavandin arasındaki farkı anlatıyorlar. Gerçek lavantadan asıl değerli yağı üretebiliyorlar. Lavandin  den yağ elde edilme oranı daha yüksek. Yeştiği bölgelerde farklı lavanta 800 m üzerinde yetişirken, lavandin daha alçaklarda yetişmektedir. Lavandin, insanların ekmesi ile oluşurken, lavanta aslında yabani bir bitkidir ve kendiliğinden çıkmaktadır. Lavantanın tek bir sapında bir çiçek yetişirken, lavandinde birden fazla çiçek oluşumu görülmekte ve daha keskin bir koku yaymaktadır. İki bitkiden oluşan balın özellikleri de farklılık gösteriyormuş. Lavantadan elde edilen bal şekersiz ve verimi yüksek iken, lavandinden yıla bağlı olarak farklı verimler elde edilmekte ve bal daha kristalize bir yapıda, şekerlidir. Fransada bal üretimi de kontrol altında ve aldığını ballardaki etiketleri (kırmızı etiket) kontrol ederek, kalitesininden emin olabilirsiniz. Balın içerisinde arılara antibiyotik verilip-verilmediği bile kontrol ediliyormuş.

Avignon-Lourmarin-Chateauneuf-du-pape-Sault -L'Isle-sur-la Sorque bir gün içerisinde gezilmiştir.


NOT-1: Biz bölgeyi ziyaret ettikten sonra, instagramda gördüğüm bir hesapta lavanta tarlalarını gördüm. 'Valensole' diye aratırsanız, bölgeyi inceleyip gezme şansınız olur.

NOT-2: 'Coşkun Aral'la Avrupa Notları' programının 'Tarımda Markalaşma' bölümünde Sault ve çevresindeki lavata ve peynir üretimi hakkında detaylı bilgi veriyor. Gitmeden izlemenizi tavsiye ederim. (İz Tv de izledik)

Dönüşte sevdiklerinize lavantalı sabun, lavanta keseleri, lavanta yağları, krem, bal vs. hediye alabilirsiniz. Ayrıca bölgede hasır çantalarda çok moda, bende geziboyunca kullanmak için kendime bir adet aldım. Çok güzel kurutulmuş lavanta demetleri de ayrıca satılmaktadır.

'A Good Year' filmini izlemenizi ve 'Cezanne üzerine anılar' gitmeden okumanızı tavsiye ederim.

Nice - Güney Fransa'daki son durağımız. Amacımız köyleri gezmek olsakta, buraya kadar gelmişken bu şehri görmemek olmaz. Fransa'da otobanlar çok pahalı. Yola fazlasıyla para ödüyorsunuz. Nice-Marsilya arası 2 saate yakın. Nice öyle pahalı bir şehir ki girişinde bile para ödüyorsunuz. Burada arabanızı park etmek zor. Sokaklardaki park alanlarında otomatik makinalar var ve bilet almanız gerekiyor. Ya da otoparka bırakmalısınız. Kalabalık bir şehir her türden insan mevcut dikkat etmek gerekiyor. Bizim kaldığımız otel biraz dışarıda kalmış ve etrafı pek tekin değildi. Bir adamın bizi otele kadar takip ettiğini söylebilirim. Çok tedirgin edici bir durumdu. Sonra otele girince geri döndü ve bir daha görmedik. Nice, sahil şeridi, meydanları ve eski şehri ile büyüleyici bir yer. Gezdikçebu şehri çok seviyorsunuz. Promenade des Anglais, İngiliz sahil yolu olarak bilinen masmavi deniz boyunca yürüyüş yapabileceğiniz bir alan. Akşamları oldukça kalabalık oluyor. Yol üzerinde Hotel Negresco'ya dikkat etmelisiniz. Gustav Eiffel tarafından tasarlanan yapı, tavanı ile ünlüdür. Her katında Fransının farklı dönemlerine ait izler taşımaktadır. 19. yy da İngiliz soylularının kış aylarındaki tatil yaptığı bu şehirin şık bir havası da var. 

Massena Meydanı, trafiğe kapalı kocaman bir meydan ile bağlanmaktadır. Yerden fışkıran su fiskiyeleri oldukça keyif verici. Bu şehirde rahatça yürüyebileceğiniz büyük alanlardan biri. En ünlü caddelerinden Jean Medicine ve Rue Massena arasında kalan meydana gelmeden bol bol alışveriş yapabilirsiniz. Bu meydana paralel bir sokakta, birsürü deniz restorantı bulabilirsiniz. Tavsiyem buraya kadar gelmişken, Eski şehirde vakit geçirmeniz. Yolun hemen karşısına geçerek, başka bir dünya ile tanışabilirsiniz.

Vieux Nice - Eski Şehir, burası Nice'in ayrı bir parçacı gibi. İtalyan tarzı birbirine yakın binaları ve dar sokakları ile gezmeye doyamıyorsunuz. Gece bir sokakta, büyük bir kalabalığın içinde show yapıyorlardı. Bu bölge 19 yy da yapılan referandum ile Fransa'ya bağlanmış. Eski şehirde, harika bir dondurmacı (Fenocchio) vardı. Dar sokaklarında yayılan baharatçı tezgahları aklınızı başınızdan alıyor. Bu bölgede, nohuttan yapılan Socca isimli gözlemeleride tadabilirsiniz. Bir fırından Meringue  (büyük beze) aldık. Fırının içini arılar istila etmişti. Merengiue, kırınca içinden çıkıcak diye çok korktuk:)

Cours Saleya Pazarı , Vieux Nice te kurulan sokak pazarı. Renkli çiçekleri, cafeleri ve antikacıları ile keyifli vakit geçirebileceğiniz bir meydan.

Garibaldi Meydanı, Garibaldi ailesi bu bölgenin en köklü ailelerinden, ismini sıklıkla göreceksiniz. Bu meydanda, gördüğümüz deniz ürünlerine dayanamayıp tatmak istedik. Kocaman bir tabak dolusu, deniz ürünü. Benim için deniz ürünü güzel pişmiş bir karides, kalamar ve ahtapotmuş. Limon sıkıp, istiridye, salyangoz yemeğe çalışsakta, sanki tuzlu denizi kocaman bir balina gibi ağzıma atıyordum. Tabi ki bu sadece tadımlık birşey. Bununla karnımı doyurmam imkansız:) Sümüklü bözekte yedik. Beraberinde gelen kırmızı ipli iğneler yardımı ile kabuklarından çıkarıp yiyorsunuz. Diğerlerinden daha lezzetli olduğunu söyleyebilirim. Bir masaya kocaman bir yengeç gitti. Sandviç gibi görünüyordu, böyle büyüğünü bir daha görmedim ama o an yiyemezdik:) Mutlaka deneyin, her zaman Nice 'e gitmiyor insan:)

Parc de la Colline du Chateau Tepesi, İngiliz yolu sonunda, limana gelmeden şehri izleyebileceğiniz harika bir tepe. Çıkması biraz zorlu olsada, her merdivende durup, fotoğraf çekilmek istiyorsunuz. Masmavi gökyüzü, denizle birleşiyor ve kumsalları ile beraber Nice size oradan gülümsüyor. Eski şehri tepeden görmekte ayrı bir keyif. Birbirine girmiş çatılar ve kubbeler.

Kendinizi Nice'in sokaklarına bırakın, yemeklerinin keyfini çıkarın.



1 yorum:

denizegirilecekkoylar,

Halkidiki Gezi Notları-Sithonia Kumsalları - Beaches in Sithonia (Greece, Chalkidiki)

04:31 yesimdusova 0 Comments


Bu sene bizim için tamemen deniz, kum, güneş, rakı ve balık.. tatiliydi.. Hal böyle olunca kumsalları atlamamak lazım.. Bir kaç kumsal tavsiyesi.. 4 senedir Halkidiki bölgesine tatile gidiyoruz:) İlk defa bu sene biraz rüzgarlıydı. Rüzgarın yönüne göre adanın etrafında tur atarak, sakin olan tarafta denize girdik. Rüzgar yoksa adanın her yeri çok güzel:)


Kalamitsi Beach : Kriaritsi Beach'ten yaklaşık 1 km daha aşağıda ve tabelalar ile rahatlıkla bulabilirsiniz. upuzun kumsal ve bir tarafta uzanan restorantlar ile hareketli bir kumsal. Bizim için asıl önem taşıyan ise, kumsaldan birkaç metre uzaktaki ufak adacık. Tamamen kayalık olan bu adanın etrafında maske ve palet ile tur atmak çok keyifli. Saatler geçirebilirsiniz. Beyaz kayalıklardan yansıyan ışıklar su altında inanılmaz bir dünya oluşturuyor. Etrafta gezinen türlü balıkların yanında, su altında kayalık oluşum aklınızı başınızdan alabilir. Deniz kestaneleri, su altındaki yeşil canlılar ve tarif edilmez bir dünya.. Kayalıklar su altında büyüleyici bir atmosfer yaratıyor.. Su altını seviyorsanız bu kumsal sizin için vazgeçilmezlerden.. Denizin içi tamamen kum..

Kalamitsi'den biraz daha aşağılara inerken, sağda çamların renginin değiştiğini göreceksiniz. Öyle güzel bir yeşile bürünüyor ki çamlar, büyüleniyorsunuz.. inanamıyorsunuz.. Açık yeşil, arabaya mis gibi kokular dolmaya başlıyor. Derken yol hafif dönüyor ve hemen yol kenarından inen patika yol ile denize ulaşmanız mümkün.



Porto Koufo Beach : Denize neredeyse sıfır olan bu kumsal hem sakin olduğu için hemde denizi ile çok keyifli kumsallardan biri. iki dağın arasında kalan deniz her daim sakin ve temiz.. Sahilin ilerisindeki, restorantlarda yemek yiyebilirsiniz. Yolun hemen karşısında da yol kenarında bahçe içinde harika bir restoran var, çalışanları çok eğlenceli.. Denize geri dönersek, giriş kısmı kum ve birkaç adım sonra 1 m civarında bir kayalık alan var ve burayı geçtikten sonra, masmavi sulara bırakıyorsunuz kendinizi. Kayalık bölge sayesinde de deniz altındaki dünyayı açılmadan seyretme şansınız var. Yarım metrede birsürü balık görebilirsiniz. Deniz çarşaf gibi ve huzur dolu. Çok çabuk derinleşiyor ve denizdeki koyu mavi öyle güzel anlatıyor ki  derinliği..
Şimdi yönümüzü değiştiriyoruz. Sarti'nin yukarısına Vourvouru'ya dogru hareket ediyoruz.


Potakalli - Orange Beach : Çamların altında büyüleyici bir kumsal daha. Öncelikle çamların arasından geçiyorsunuz ve arabanızı buraya park edebilirsiniz. Kumsal oldukça dağınık ve kumsalı oldukça kısıtlı. ama kayalıkların üzerinde güneşlenmek harika. Kayalıklar neredeyse kumsal görevi görüyor ve herkes biryerlerde güneşleniyor. Bizde kendimize güzel bir taş bulup yerleşiyoruz. Tepeden denizi seyretmek harika. Sıkıldığınız zaman ağaçların arasında Frappe içip, birşeyler atıştırabilirsiniz. Denizin rengi harika, turkuaz ve mavinin her tonu mevcut. Kesinlikle görülmesi gereken bir yer..

Vourvourou'yu geçen sene sevmemiştim, bu sene ise en sevdiğim yer oldu:D aslında kumsalını.

Karidi Beach : Bu kumsalı yoldan geçerken keşfetmeniz zor. Vourvourou'nun içerisine girdikten sonra Sarti yönünden ilerleyince kumsalı bulabilirsiniz. Yine çamların arasından denize açılan bu kumsal oldukça büyüleyici. Hem piknik yapıp hemde denize girmeniz mümkün. İçiçe geçmiş 3 adet yarım daire şeklinde kumsal var ve uç kısımları kayalık olup, kenarları hep kumsal. Özellikele ortada kalan geniş kumsal ve deni harika.. uzun süre derinleşmeyen derin, hem çocuklar hemde sizin için çok keyifli. Kum beyaz ve öyle ince ki.. Ayağınızın altında o dokuyu hissediyorsunuz. Tertemiz, masmavi rengarenk bir deniz.. Kumsalın kayalık ksıımları da var buralardan denize girip, canlıları seyredebilirsiniz. Bütün tatili bu kumsalda geçirdik diyebilirim. Deniz harika ve gördüklerinizle büyüleniyorsunuz. Kendinizi kaybediyorsunuz. Suda kalmaktan parmaklarım buruşuyor ve su sıcak olmasına rağmen üşüyüp, ellerim hisssizleşene kadar çıkmıyoruz! Balıkların peşine takılıp, denizin içerisinde geziniyoruz.
Birbirine bağlı 3 koydan oluşuyor. Koylardan biri yazlık evlerin ön tarafında kalıyor, biraz kalın kumlardan oluşuyor. Ortada kalan koy, incecik beyaz kumlara ev sahipliği yapıyor. Çocuklu ailelerin tercihi. Hem kum çok güzel hemde deniz orada dalgasız ve su seviyesi çok alçak. Üçüncü koy ise, kayalıklardan oluşuyor, deniz hemen derinleşiyor ve snorkellig için güzel bir koy. Çam ağaçlarının altında uzanıp, masmavi denizi izlemek büyük keyif verici. Bu koyda gün batımı ayrı bir güzel. Güneş tam karşınızdan batarken, çamların arasından kızıllığı izlemek. Bu koyun yeri ayrı.
Vourvouru'nun yapısı biraz ilginç ve denize girmek için farklı yerler mevcut. Ayrıca kamp kurabilirsiniz. İlk gittiğimizde burayı bir türlü sevememiştik, keşfedememişiz:)
Talgo Beach : Burası özel bir beach ve kumsalda çok güzel bir cafe ve cafe'ye ait şezlonlar mevcut. Burası sanki özellikle çizilmiş ve ayrılmış yeşillikler içerisinde çok güzel bir kumsal.. Bütün gün burada vakit geçirip, şezlonglarda Frappe ile denizin keyfini çıkarabilirsiniz..

Lagonisi Beach : Vourvourou dan yukarı doğru çıkarken, tabelası görülüyor. Evlerin arkasında güzel bir koy. Koyun kıyısında beach bar var ve denizden biraz içeride kalıyor, şezlongları hem çamların altında hemde açık alandalar. Biraz ilerisi de halk plajı. Kumsaldan ufak bir kum tepesi ile kayalık ufak bir adaya çıkabiliyorsunuz, görsel olarak harika.

Kalogria Beach: Nikiti'den Neos Marmarasa giderken yol üzerinde. Kumsalda Mango Bar ve ona ait şezlonglar var. Güzel keyifli bir beach bar, otopark ücretsizsadece şezlong için 3 euro ödüyorsunuz. Deniz harika. Hemen yakınında yüzerek gidebileceğiniz ufak bir kayalık var. Oraya yüzene kadar, bembeyaz kumlardan masmavi sularda derinliğer doğru yüzüyorsunuz. Deniz çok sakin ve çocuklar için çok uygun bir kumsal. Kumsal çok uzun bir tarafında yine otele ait şezlonglar var. Daha ilerisi yine halk plajı. Çamların altına çocuklu aileler kuruluyor. Aynı zamanda burada günlük dalışa gelen iki farklı dalış okulu oluyor. Dalmak isterseniz bu kumsalda dalış yapanları görebilirsiniz.

0 yorum:

balık,

Yunan Mutfağı - Halkidiki - Sithonia nerede ne yenir?

11:59 yesimdusova 0 Comments

Komşumuz olduğundan mı, ortak kültürümüzden mi kaynaklanır bilmem ama Yunanistan’da yediğim her yemek bana müthiş lezzetli geliyor. Oradaki deniz ürünlerini, kızartmaları, zeytinyağlıların başka biryerde tadı yok gibi. Akşam yemeği güneş geç battığı için geç başlıyor. Restorantlarda aceleniz var ise yemeyin:) Onlar keyif insanı ve acele etmiyorlar. Siz acele edince de kızıyorlar:) Her akşam keyifle yemekler yeniyor. 3 senedir gittiğimiz Chalkidiki-Sithonia adasında yediğimiz yemek ve fiyatları paylaşacağım. Yunanistanda en şık gördüğünüz yerde bile fiyatlar ortalama. Özellikle Yunan Tavernaları aşağı yukarı aynı fiyatta ve yakın menülerde. Bazen sunum ve yapılış tarzı değişiyor. Restoranlar arası tabak başı 1-2 euro oynar. Fotoğraflara baktıkça, koşa koşa gidip sofrayı donatasım geldi. 



x

Kavala - Allatino: Ara sokakta yer alan bu kafeye her yolculuğumuzda uğruyoruz. Kavala kurabiyeleri çok lezzetli. Bir soluklanıp, yola devam ediyoruz. 
Frappe - 2.5 euro (Köpüklü neskafe gibi, soguk servis edilir. Kahve önce köpürtülü üzerine isteğe göre süt ve su ilave edilerek, bol buz atılır. Şeker miktarını hazırlamadan önce size soruyorlar.)
Ispanaklı peynirli börek - 2.5 euro
4 adet kavala kurabiesi - 1.6 euro




Vourvourou - Paris Restorant: Bu bölgedeki en güzel deniz restorantı. Herşey çok lezzetli ve deniz kenarında. Gün batımını izlerken yemek yemek çok keyifli. 2 senedir hep aynı çalışanları görüyoruz.
Fried zucchini - 4 euro
Paris Salad - 5.5 euro (Roka, kurutulmuş domates ve balsamic sosu ile harika bir salata)
Grilled sardines - 6 euro
Red mullet - 12 euro (3 adet orta boy kızartılmış)

Fried fresh kalamar -  14 euro
Sword fish - 14 euro
Traditional dolmades - 4 euro
Tsatziki - 3 euro
Grilled octopus - 9 euro

Agios Nicholou - Makhs: Tepede arada kalan bu güzel Yunan kasabasının harika bir meydanı var. Her Cuma meydanda eğlence oluyor. Bu restorant meydana giderken kçşede kalıyor. Kendi düzenlediği müzik geceleri var ve çok eğlenceli. Yemekleride şahane..
Green salad-3.5 euro (Haşlanmış yeşil otlar)
Grilled sardines - 6.5 euro
Mussel saganaki - 6.5 euro (bol hardallı)
Amstel (bira) - 1 euro
Birde küver alıyor birçok yer gibi ekmek ve su için kişi başı 1 euro

Canlı müzik akşamı yine aynı yere yemeğe gidiyoruz. Türk sanat müziği çalıyorlar. İnsanlar genelde 21:00 sonrası gelmeye başlıyorlar. Müzik ve ortam güzel.

Neos Marmaras - Ta Kymata: Türklerin bu restorant için patates kızartması güzel yazmasını anlamıyorum! Buraya patates kızartması yemeyemi geliyorsunuz. Buranın balıları harika, mutlaka taze balık sipariş verin. Karidesleri de taze ve lezzetli.

Greek Salad - 6 euro (Domates,salatalık,soğan ve sert beyaz peynir ile geliyor)
Fried zucchini - 3.5 euro (Eşimin en sevdiği yemek, kabakları ince ince kızartıyorlar, her akşam mutlaka yiyoruz)
Fresh shrimps in tomato sauce - 16 euro
Fresh Squid - 12 euro (300g)
Ouzo plomari - 6.5 euro
Ekmek - Kişi başı 1 euro (Kızarmış, kekikli ekmek geliyor, şahane)
Su - 1.5 euro

Dorado - çipura 1 kg-40 euro, 750g için 28 euro ödedik. Balığı servis ederken, limon ve zeytinyağı ile harika bir sos hazırlıyorlar.


Neos Marmaras, Sithonia adasının en büyük yerleşim yerlerinden biri. İki adet balık alabileceğiniz yer var. Öğlene kadar gitmezseniz bitiyor. Bizde akşama mangal yapmak için büyük bir balık alıyoruz. Kırmızı-Dorado balığını (880g) alıyoruz ve 18.60 euro ödüyoruz. Vourvourou da kamp alanı var, burada piknik yapıyoruz. Ancak çok fazla sinek gelebiliyor, önleminizi alın:) Neos Marmarasta, merkeze inerken sağda ufak bir fırın var, kruvasanları harika. Hele çikolatalıları, çok lezzetli.

NOT: Yukarıdaki bilgiler Temmuz 2015 yılına aittir. Yunanistandaki ekonomik kriz sonrası fiyatlar %10 artmıştır.

0 yorum:

angkor wat,

Kamboçya - Angkor Wat Gezisi

06:26 yesimdusova 1 Comments

Bir Uzakdoğu seyahati.. (Seyahat Tarihi: 26-28 Temmuz 2016)


Uzakdoğu kültürünü yakından tanımak, fotoğraflarda gördüğümüz palmiyeler arasındaki beyaz kumsalları ziyaret etmek, biraz renkli balıkları seyretmek ve bol bol asya yemeği yemek amacıyla yola çıktık. Gezi güzergahımız; Kamboçya, Thailand adaları (Phuket, Phi Phi, Koh Samui ve Koh Tao) ve Bangkok’ta gezerek anavatana geri dönmek. Biletleri fiyatları sebebiyle Doha aktarmalı olarak Qatar Airways ten aldık. Bangkok-Kamboçya uçuşu Air Asia, Thailand içi de fiyat durumuna göre Bangkok Airways ve Air Asia’dan aldık. Qatar Airways ile yolculuk çok rahat, Doha-Bangkok arası 6 saatlik yolculuğu 2 katlı, uçtuğumuzu bile anlamadığımız kocaman bir uçakla yapıyoruz. Bangkok-Kamboçya uçuşu için Bangkok’ta başka bir havalimanından yapıcaz bunun için 3 nolu kapının önündeki otobüsleri kullanıyoruz. Bilet çıktılarınızı mutlaka yanınıza alın. Biletinizi gösterip,ücretsiz binebiliyorsunuz. Yaklaşık 1 saat sürüyor. Biraz daha ufak bir havalimanı. Bangkok’a iner inmez, havalimanı değiştirip, ülkeden bir daha çıkış yapıyoruz. Thailand Türkiye’den vize istemiyor ancak ülkeye giriş çıkışlarda göçmen belgesi dolduruyorsunuz. Bütün bilgileri eksiksiz doldurmanız önemli yoksa pasaportta yazamak zorunda kalıp vakit kaybedebilirsiniz. Girdiğimiz gün çıkış yapmamıza şaşıran polise aldırmadan yolumuza devam ediyoruz.
Bayorn Temple: Dansçı kız rölyefleri, ellerine dikkat edin.
Kamboçya’dayız, biraz tedirgin ama fazlasıyla heyecanlıyız. Saatlerdir yoldayız ve saat 4 saat ileri gidince günlerce seyahat ediyor gibiyiz. 14:30 da Siem Reap’a iniyoruz. Otel rezervasyonumuzda havalimanı transferide dahildi. Bizi almaya geldiler, tuk tuk ile otele gidiyoruz. Hiç bilmediğimiz yollardan, nereye süreklendiğimizi bilmeden gidiyoruz.  ‘Silk D’Angkor’ Otelinde konaklıyoruz. 2 gece kalıp, adalara dönücez. Otel şehir merkezindekinehrin devamında, merkeze yakın ancak yürüyerek uzun sürüyor, Tuk tuk ile 3 dolar. Otele gelince, çok güzel ağırlanıyoruz. Hoşgeldin içecekleri, lemon gras ile hazırlanmış soğuk içecekler. Dışarı oldukça sıcak, ama hava kapalı. Yağmurlar başlamış, Mayıs’tan beri yağıyormuş. Yağmurlu dönem Mayıs-Ekim arasıymış, akşam üzerleri 2-3 saat bardaktan boşanırcasına yağıyor. Otele girdiğimiz gibi döktürüyor. Bunu fırsat bilip, dinleniyoruz. Angkor bölgesini görmek için heyecanlıyız. 




Daha önceden internet araştırmalarına dayanarak, Angkor tapınaklarını gezmek için rehber ayarladık. Verdiğimiz en doğru kararmış. 2 günlük vaktimiz var ve bütün önemli noktaları görmek istiyoruz. Rehber hayatımızı hem kolaylaştırdı hem de sadece tapınakları gezmek yerine tarihi ve insanları hakkında oldukça detaylı bilgi aldık. Seyahatimiz boyunca en lüks ağırlanmamızdı. Rehbersiz gezmemenizi tavsiye ederim, tapınaklar birbirine uzak ve büyük tapınakların içlerinde fazlasıyla yürüyorsunuz. Tur içeriği;
1. gün: Akşam üzeri gün batımını izlemek için tapınaklar bölgesine gidilecek
2. gün: Gün doğumu izlenecek ve en ünlü tapınaklar gezilecek
3. gün: Tonle Sap gölü ziyaret edilecek
Bayon Temple girişindeki rölyefler: Kaz,kamlumbağ,balık gibi fakklı hayvanlara ait çizimlere burda rastlıyorsunuz.
Tur ücreti olarak 100 dolar ödedik. Ülkede herşeyi dolarla ödeyebiliyorsunuz. Size de genelde dolar olarak geri dönüş yapıyorlar, eğer miktar cent mertebesinde ise ozaman kendi paralarını kullanıyorlar. Tura dahil olan ulaşım otomobil ile yapılacak ve otelden alınıp-geri getirecekler. Tapınaklar bölgesine ve Tonle Sap gölüne giriş biletleri bize ait. 1. günlük bilet 20$, 2 günlük alırsanız 40$, Tonle Sap gölü ziyareti 20$. Tapınaklar bölgesi için 16:00’da alınan biletler ertesi gün içinde geçerli oluyor. Fotoğrafınızı çekip, hemen giriş kartınız basılıyor. Rehberin söylediği en önemli şey, gülümseyin. Birdaha buraya gelmek istiyorsanız, fotoğraflarda kocaman gülümseyin:) Dinlendikten sonra, otelden alınıyoruz ve Pre-Rup Tapınağına gidiyoruz. Tapınaklar bölgesi çok büyük, irili ufaklı bir sürü tapınak var. Hepsini gezmek isterseniz 3-4 gün kalmak gerekir. Bizim vaktimiz az, en önemlilerini gezeceğiz. Bu arada Kamboçya’da otomobil çok az, o yüzden araç ile seyahat etmek çok büyük birşey. Yağmur sezonu olduğu içinde bize büyük avantaj sağladı. Hemde Tuk tuk’a göre daha hızlı. 


Tapınaktayken, yağmur atıştırmaya başladı, hava öyle sıcakki, yağmura aldırış etmiyorsunuz. Ayağımdaki babetler ıslanıyor, üstümdeki gömlek ama yarım saat içinde gömleğim hemen kuruyor. Tapınakta gezen ufak 1-2 grup var, yağmur taşları ıslatıp, renklerini değiştiriyor. Büyüleyici, gökyüzüne doğru yükselen bir tapınak. Zaten amaç olabildiğince yükselmek. Tapınak dik merdivenlerden ve ufak meditasyon odalarından oluşuyor. Benim için spor olan Yoga’nın burada farklı bir anlamı var. Tanrılarından bahsediyor bize, Brahma, Şiva ve Vişnu. En önemli tanrıları bütün tapınaklarda onlara ithafen yapılmış anıtlar var. Yoga yapıyor musunuz diyorum, ben pek yapmam ama annem sık sık yapar diyor. Meditasyon öncesi iyi geliyor. Orda uyanıyorum, farklı bir dine mensup birinden, aslında dinsel bir öğretiyi dinliyorum ve bunu hayatıma çok farklı birşekilde yerleştirmişim. Son zamanlarda, özellikle Yoga Kampı sonrası, felsefesi üzerine düşündüğüm yoga bambaşka biryere geliyor. Bütün taşlar yerine oturmaya başlıyor. Hava kapalı olduğu için gün batımını izleyemiyoruz. Olsun diyor, tur rehberimiz yarın sabah gün doğumu daha güzel olur, Shiva’ya akşama sizin için tavuk verip dua edicem, hava yağmurlu olmasın diyor:) Nasıl samimi ve iyi niyetli. Dönüşte bizi merkeze bırakıyorlar. Old Market ve Night Market’i gezmek istiyoruz. Karnımızda fazlasıyla aç. Bizdeki pasajlar gibi, kapalı bir alanda dükkanlar var. Her konuda pazarlık yaparak, birkaç dolara hediyelik ve hatıra birşeyler alablirsiniz. Tapınakları gezerken, uzun birşeyler giymeniz önemli, yanınızda yok ise hemen bir şalvar yada pantalon alın. Tril tril ipekten yapılmış, rengarenk ve filli altlar var. Sıcakta gezerken ne kadar iyi geldiğini kullandıkça anlayacaksınız. Kendime ve kardeşime birer tane alıyorum. Ama şuan gitsem, fazlasını alırım. Bangkok’ta bu fiyata ve kalitede bulamazsınız. Sonra Pub Street’e geçiyoruz. Hepsi birbirine yakın, şehrin kalabalığına karışıyoruz. Nerede yemek yesek bilmiyoruz. Kamboçya’da yaşayan eski halk Khmerler olarak anılıyor ve yemek kültürü de Khmer Kitchen olarak geçiyor. Aklımızda yöresel birşeyler yemek var, yağmur var gördüğümüz Khmer Kitchen tablelalı restoranta oturuyoruz. Aperatif olarak, fresh spring roll sipariş ediyoruz. 



Angkor Wat - 9-14 yy arasında Khmer İmpatorluğunun yaşadığı bölge. Birbirinden etkleyici tapınakların yer aldığı 400 km2 lik bir alan. Unesco dünya mirası listesinde yer alan bu harika krallık 630 yıl hüküm sürmüş. 14 yy da Thailand tarafından gelen yoğun baskı ve kuraklık sebebiyle ülkenin merkezi Phom penh'e taşınır. 1858 yılında Fransız doğa bilimci Henry Mouhot tarafından keşfediliyor, 1992 yılında dünya mirası listesine giriyor. Günümüze kalan en önemli tapınaklar;

Angkor Wat - Bölgeye adını veren göğe yükselen lotus çiçeğini andıran 5 kuleden oluşan en büyük tapınak. Tapınak sular üzerine kurulmuş. Hemen yanından nehir geciyor ve köprü ile tapınağın içerisine giriyorsunuz. Tapınağın hemen önünde su ile tapınağın yansımasının çekildiği ufak su birikintisini görüceksiniz. Burada gün doğumu izlemek gibi bir gelenek var. Hava bulutlu olunca biz göremiyoruz ama erkenden tura başlamış oluyoruz. Tapınak oldukça büyük ve büyüleci. Kuzey-güney-dogu-batı hattında kare şeklinde konumlanan tapınağın, her yakasında farklı rölyefler işlenmiş. Farklı öyküler yer alıyor. 2 milyon sanatçı varmış şehirde. Duvarlar ince ince işlenmiş. İşçilik kat kat duvarlarda derinleşiyor. Havyan ve tanrı figürleri, savaşlar anlatılıyor. İnsanların duvarlara dokunmaları ile de bazı noktalarda taşlar parlamaya başlamış, koruma altına almışlar bazı bölgeleri. Labirent gibi içerisi, tapınağın içlerine doğru ilerledikçe orta kısmında yine krallar için tapılmış göğe yükselen ayrı bir bina var. Tapınağın inşatı bölge bölge yapılmış. Taşlar sular yardımıyla iç kısma taşınarak, içeriden dışarıya doğru inşa edilmiş. Tapınağın içerisini sularla doluyken hayal ediyorsunuz. Birbirine açılan koridorlar, bir anda bahçeye çıkan kapılar ve yemyeşil bir bahçe. Büyük bir huzur var bu koskoca heybetli tapınakta.
Angkor Wat duvarlarındaki rölyefler, yıllar içerisinde insanların dokunduğu yerler parlamaya başlamış.


Bayon Temple - Gülen yüzler tapınağı olarak biliniyor. Dış duvarlarında yine hayvan figürleri yer alıyor ancak ilk defa burada balıkları görmeye başlıyorsunuz. İçeriye girince sizi bir sürü yüz karşılıyor. Kimisi gülüyor, kimisi gülmeye zorlanıyor. Bazılarının gözleri kapalı, meditasyondalar, bazıları normal duruyor. Dört yanı yüzlerle çevrili heykellerden oluşan 216 tane yüz bulunuyor. Tapınak hinduizmden budist tapınağına donüştürülmüş. İç içe geçen küçük meditasyon odaları, harika bir perspektif var.



Baphoun-Elephant Tertace-Liper King Terrace - Bayon Temple çevresinde yer alan filler terası uzun bir teras ve sonunda kralın durup halka seslendiği, gösterşleri izlediği terasa varıyorsunuz. Bütün terası fil figürleri taşıyor. Bir an kendinizi kral ve kraliçe olarak varsayıp, kocaman araziye bakıyorsunuz. Öyle büyüleyici ki, ayrılmak istemiyorsunuz.
Bu bölgeye girereken kapılarda, nehrin üstündeki köprülerde sağda ve solda iyi ve kötü adamlar var. Sürekli dünyanın dengesini korumaya çalışmışlar, ordan bir taş oynasa dünya alt üst olucak gibi hissediyorsunuz. Uyum ve huzur, mükemmel mimari ve ormanlarla birleşince hayal gücünüzü aşıyor.


Ta Prohm - Tom Raider filmi ile ünlenen 13. yüzyılda Kral VII. Jayavaman’ın annesi adına yaptırmıştır. Yüzyıllardır taşların arasında büyüyen ağaçlar, tapınağı ele geçirmiş durumda. Bu tapınak biraz ürkütücü. Çin devleti tarafından ciddi yatıramlarla restore edilmiş, bir kısmı hala yıkık olarak duruyor. Çok daha dar bir yapıya sahip olan tapınak, taşların renkleri ve banyan ağaçları ile büyüleyici. 



Banteay Srei - Lady Temple olarak bilinen, pembe-kızıl kumtaşları ile inşa edilmiş, Tanrı Şiva'ya adanmış bir tapınak. Daha ufak kapılar ve iç içe kubbelerden oluşuyor. Duvarlardaki desenler ve firgürler çok daha derin ve ince ince işlenmiş. Hayranlıkla bakıyorsunuz. 

Tonle Sap Gölü - Şehir merkezine yaklaşık 45 dk uzaklıkta olan Güney Doğu Asya'nın en büyük gölü. Halkın bir çoğu yüzen evlerde yaşıyor ve geçimini balıkçılık ve timsah yetiştirerek sağlıyorlar. Long tail teknelerde kişi başı 20$ a nehirde tur atabiliyorsunuz. Farklı bir yaşama tanık oluyorsunuz. Belki aylardır karaya ayak basmamış, şehirin ne olduğunu bilmeyen insanlar. Tapınakları, marketleri herşey suyun üzerinde. Buraya düzenlenen turlar bana biraz üzücü geldi, gölü ziyaret etmek yerine tapınaklarda vakit geçirmek daha uygun geliyor. 

Tapınakları gezdikten sonra, Siem Reap nehri etrafına kurulmuş yeni şehir merkezinde, Fransız mimarisinin izleri görülüyor. Avrupaya aratmayacak cafeler mevcut. Vegan,glutensiz yemeklerin yanında, sebze suyu bile bulabilirsiniz. İnsan çok şaşırıyor ama kapitalizm. Yerel yiyecekler için de birsürü restorant bulabilirsiniz. Biz nerede neler yedik?

Khmer Kitchen Restorant - Yerel yemekleri bulabileceğiniz, Night Market yakınında güzel bir yer. Fresh Spring Roll, Lok Lab Beef, Lab Mixed Vegetable (içerisinde yer alan basil-fesleğen, farklı bir aromada ve benim damak tadıma uygun değildi), Sour and Chilli Sauce Chicken with pineapple, Fried Cashew Nuts with Beef (Eşimin favori yemeği) denedik. Yemekler lezzetli ve siparişleriniz pilav ile birlikte servis ediliyor. 


Spring roll, prinç yufkası içerisine sarılı ince ince kesilmiş sebzeler ve fıstık ile dolu oldukça lezzetli bir dolma:). Bütün yemeklerin yanına haşlanmış pirinç geliyor. Ya da ellerinde tencere ile tabağınıza istediğiniz kadar koyuyorlar. Bazı yemeklerde tadını sevemediğim bir baharat vardı. Basil dedikleri, bizim fesleğen benzeri ama yapraklarının tadı tamamen farklı. Benim damak tadımdan uzak. Lok lak beef, kavrulmuş et. Daha tuzlu ve lezzetli. 


Yemekler 4-5 dolar arasında değişiyor. İçecekler 3.5-5 dolar arasında. 

Beatnik Bar - Harika kokteylleri var.

Smiling Food - Pasaj (Khmer Kitchen karşısında)içerisinde yer alan bu yerde çok sıcak kanlı insanlar çalışıyor. Ufacık bir restorant. Spring roll (burada başarılı değildi, tuhaf bir aroması vardı), fried cashew nuts with (beef,chicken), beef with khmer sauce. Yemekler lezzetliydi ve fiyatları çok uygun.

Ayrıca sokakta, seyyar kokteyl satan tezgahlar mevcut, çok uguna çok farklı kokteyller tadabilirsiniz. birçoğu tropik meyve içeriyor. 1.5$ a kokteyl alabiliyorsunuz. 

Sister Srey Cafe - Kamboçya'nın içerisinde, Avrupa'dan bir köşe. Glutensiz, vegan yiyecekler bulabilirsiniz. Cafenin dekorasyonu ve yemek sunumu harika. Güzel vakit geçirebilirsiniz.

Merkezde bir yoga merkezi var, yoga yapmak isteyenler mutlaka uğramalı.. (www.ahimsa-academy.com)

Kamboçya'da çok kısa kaldık, insanlarındaki saygı, mutluluk ve ülkedeki hayat sizi çok etkiliyor. Kalbinizin derinliklerine işliyor. Biz bu ülkeyi ve şehri çok sevdik. Umarım birgün yine yolumuz düşer.

1 yorum: